...
Bu ülkenin marşı bir emirle başlar: ‘Korkma!’
Çocukluğumuzdan beri ezbere bildiğimiz, her törende göğsümüzü kabartan bu ilk kelime bize teslim olmamayı, baş eğmemeyi tembihler.
Peki, bugün bu ülkede gerçeği yazmaya çalışan bir gazeteci korkmadan nasıl yaşayabilir?
Yeni mezun bir gazeteci olarak söylemek istediğim birkaç şey var.
Fakültede gazeteciliğin ilkelerini öğrenirken her şey çok netti. 5N1K kuralları, kamu yararı, haberin tarafsızlığı ve gerçeği olduğu gibi aktarmaya duyulan sadakat... Ancak diplomayı aldıktan sonra bambaşka bir gerçekle karşılaştık. Ağır bir korku iklimi ve her geçen gün daralan bir nefes alanı.
Gazeteciliğe adım attığımız ülkenin koşulları ortada. Gerçeği söylemenin, yaşananları olduğu gibi göstermenin ve halkın cevabını öğrenmesi gereken soruları sormanın bedeli kimi zaman özgürlükten olmak olabiliyor. İnsanların yalnızca haber yaptıkları, yazdıkları ya da söyledikleri nedeniyle tutuklanabildiği bir ülkede gazetecilik yapmak, başlı başına bir mücadeleye dönüşüyor.
Bir de işin ekonomik boyutu var. Geçim derdiyle boğuşan, emeğinin karşılığını almakta zorlanan, geleceğini kurmaya çalışan genç gazeteciler için bu mesleği sürdürmek her geçen gün daha da zorlaşıyor.
İnsan, kaleme aldığı bir haberin başına iş açıp açmayacağını düşünmeden edemeyebilir. Söylediği bir sözün, sorduğu bir sorunun ya da yayımladığı bir haberin sonuçlarını hesaplamak zorunda hissedebilir. Korku iklimi dediğimiz şey de böyle işler. İnsan yalnızca başına bir şey geldiğinde değil, başına bir şey gelebileceğini düşünerek kendini susturmaya başladığında da o iklimin etkisi altına girer.
Tam da bu yüzden gazetecilik etiğine daha fazla sahip çıkmamız gerekiyor.
Gündemin her saat başı altüst olduğu, sokakta geçim derdinin, adaletsizliğin ve derin krizlerin yankılandığı bir ülkede pembe tablolar çizmek gazetecilik değildir. Gazetecinin görevi yaşananları daha güzel göstermek değil, ne yaşandığını ortaya koymaktır.
Ben henüz yolun başındayım. Mesleğin bütün zorluklarını yaşadığımı ya da gazeteciliğin ne olduğunu bütünüyle öğrendiğimi iddia edemem. Ancak şunu biliyorum. Gerçeğin peşinden gitme amacıyla bu mesleği seçtiysek, koşullar zorlaştığında da bu amacı hatırlamak zorundayız.
Bu nedenle meslek etiğini yaşatan, baskılara rağmen haberin peşinden giden, emeği ve özgürlüğü için mücadele eden bütün gazetecilere teşekkür ediyorum. Yalnızca büyük manşetler atanlara değil. Adı duyulmayan, çoğu zaman görünmeyen, sınırlı imkanlarla çalışırken mesleğinin sorumluluğunu taşımaya devam eden gazetecilere de…
Mustafa Kemal Atatürk’ün sözü, bizim zihnimizde: 'Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır.'
Biz umudumuzu kaybetmeyeceğiz. Bu zor düzende, tüm baskılara ve ekonomik çıkmazlara rağmen kalemini satmayan, etik ilkelerden taviz vermeyen, sabahın erken saatinde gerçeğin peşine düşüp her şeye rağmen bu mesleği onuruyla yapan tüm meslektaşlarıma selam olsun.
Umudu her gün haber masasında, sokakta, kameranın ardında yeniden yeşertenlerin çabası asla boşa gitmeyecek.